Çok karanlıktı her yer. Ellerim, kollarım sımsıkı bağlanmıştı sanki. Bana ne oldu, neredeydim? Bilmiyordum. Korkuyordum. Yalnızdım. Yüreğimden yalnızdım hem de…
Gözlerim alışmaya başlamıştı karanlığa. Ellerim ve ayaklarımdaki bağları seçebiliyordum artık. Ayağa kalkmak, yürümek, gitmek istiyordum. İzin vermiyordu bağlar. Dokunmak, hissetmek, tutup bırakmamak istiyordum. Engel oluyordu gene bağlar. Çırpındıkça daha çok sarıyorlardı beni. Çevreme bakmaya çalıştım. Kalın duvarlar vardı sadece. İçine benim sığabileceğim kadar olan bu alanda, sadece kendimleydim. Sakinleşmeye çalıştım. Çocukken karanlıktan korktuğum zamanlarda yaptığım gibi, gözlerimin önüne yıldızları getirdim. Odanın içi bir anda ışıl ışıl oldu. Hah, tamam oldu, deyip bırakıverdim hayal etmeyi. Bir anda karanlığa gömüldüm gene. Hayal ettikçe var oluyordu yıldızlar. Hayal ettikçe kayboluyordu korkular, karanlıklar. E peki ne zaman bırakmıştım ki ben hayal etmeyi? Ne zaman her yer karanlık olmuştu ve ne zaman ben karanlığı seçmiştim ışık yerine? Korkup karanlığı tercih etmiştim. Korktukça da karanlık büyümüş, sarmalamıştı beni. Hatırlıyordum. Vazgeçmiştim ben. Önce hayallerimden, sonra da kendimden vazgeçmiştim. Küsmüştüm. Hayallerimi kıranlara, umutlarımı alanlara; ama en çok da buna izin verdiğim için kendime küsmüştüm. Birden bir ayna beliriverdi karanlığın içinde. Kendimi gördüm. Yüzümdeki derinleşen çizgileri, gözlerimde derinlerde bir yerde saklı duran ışıltıyı, saçlarımın yüzüme düşüşünü gördüm. Bana baktım. Gözlerim, gözlerimle buluştu. Anlatacaklarım birikmişti. Birer birer başladım ben de anlatmaya. Dinledim hepsini. Gözlerimi kapatıp görmezden geldiğim gerçekleri, es geçtiğim anları, tercih ettiğim yolları… hepsini tek tek anlattım. Hepsini tek tek dinledim. Ben anlattıkça ve dinledikçe duvarlar incelmeye başladı. Gün ışığını hissedebiliyordum artık. Ama ellerim ve ayaklarım hala bağlıydı. Kıpırdatamıyordum onları. İçime bir umutsuzluk düştü. Zaten baştan biliyordun, bunlardan kurtulmanın imkansiz olduğunu, dedim kendime. Daha da sıkılaştı ipler. Daha çok canımı acıttılar. Anlamıştım birden. Önyargılarım, kalıplarım bağlıyordu beni. İnançsızlılğım da yardım ediyordu onlara. Bu sefer gözlerimin kalbime dokunmasına izin verdim. Ürkütmeden. Konuşmayıp, sakladığım her ne varsa yavaşça beliriyordu karşımda. Öyle çok şey vardı ki içimde, öyle çok şey saklıydı ki gözlerimde, şaşkına dönmüştüm. Sonra birer birer karşılarına dikildim hepsinin. Hırpalanmıştım bunca zaman. Fark ettiklerim, fark edemediklerim… hepsi hırpalamıştı beni. Her hırpalanış da bir kabuk yaratmıştı. Evet her kabuk, biraz daha koruyordu kalbimi; ama artık duyamıyordum sesini. Hissedemiyordum varlığını. Derinlere gömülmüştü zavallı kalbim. Oluşturduğum bu zırhın içinde güneş gibi parlıyordu; ama çalışmıyordu. Çalışmayan kalp, ne işe yarardı ki? Tek tek kabukları kaldırdım. Her giden kabukta, melodi daha da belirginleşti. Kalbimin sesi, etrafı kaplamaya başlamıştı. Yaşadıkça duymam gereken bu ses, şimdi kendi şarkısını söylüyordu. Ben kalbime yaklaştıkça, ellerim ve ayaklarımdaki bağlar da gevşedi.
Artık zamanı gelmişti. Son bir darbeyle hepsinden kurtuldum. Ve güneş ışığının altında o eşşiz kanatlarımı açtım. Evrim tamamlanmış, kelebek olmuştum. Biliyordum, kısaydı yaşamım. Ama bana aitti. Her anı bana aitti. Hazırdım. Bir kez daha açtım kanatlarımı. Bıraktım kendimi boşluğa. Uçmak için, ben olmak için…
Mine Bircan
Subat’12