6 Şubat 2012 Pazartesi

Kelebek

Çok karanlıktı her yer. Ellerim, kollarım sımsıkı bağlanmıştı sanki. Bana ne oldu, neredeydim? Bilmiyordum. Korkuyordum. Yalnızdım. Yüreğimden yalnızdım hem de…


Gözlerim alışmaya başlamıştı karanlığa. Ellerim ve ayaklarımdaki bağları seçebiliyordum artık. Ayağa kalkmak, yürümek, gitmek istiyordum.  İzin vermiyordu bağlar. Dokunmak, hissetmek, tutup bırakmamak istiyordum. Engel oluyordu gene bağlar. Çırpındıkça daha çok sarıyorlardı beni. Çevreme bakmaya çalıştım. Kalın duvarlar vardı sadece. İçine benim sığabileceğim kadar olan bu alanda, sadece kendimleydim. Sakinleşmeye çalıştım. Çocukken karanlıktan korktuğum zamanlarda yaptığım gibi, gözlerimin önüne yıldızları getirdim. Odanın içi bir anda ışıl ışıl oldu. Hah, tamam oldu, deyip bırakıverdim hayal etmeyi. Bir anda karanlığa gömüldüm gene. Hayal ettikçe var oluyordu yıldızlar. Hayal ettikçe kayboluyordu korkular, karanlıklar. E peki ne zaman bırakmıştım ki ben hayal etmeyi? Ne zaman her yer karanlık olmuştu ve ne zaman ben karanlığı seçmiştim ışık yerine? Korkup karanlığı tercih etmiştim. Korktukça da karanlık büyümüş, sarmalamıştı beni. Hatırlıyordum. Vazgeçmiştim ben. Önce hayallerimden, sonra da kendimden vazgeçmiştim. Küsmüştüm. Hayallerimi kıranlara, umutlarımı alanlara; ama en çok da buna izin verdiğim için kendime küsmüştüm. Birden bir ayna beliriverdi karanlığın içinde. Kendimi gördüm. Yüzümdeki derinleşen çizgileri, gözlerimde derinlerde bir yerde saklı duran ışıltıyı, saçlarımın yüzüme düşüşünü gördüm. Bana baktım. Gözlerim, gözlerimle buluştu. Anlatacaklarım birikmişti. Birer birer başladım ben de anlatmaya. Dinledim hepsini. Gözlerimi kapatıp görmezden geldiğim gerçekleri, es geçtiğim anları, tercih ettiğim yolları… hepsini tek tek anlattım. Hepsini tek tek dinledim. Ben anlattıkça ve dinledikçe duvarlar incelmeye başladı. Gün ışığını hissedebiliyordum artık. Ama ellerim ve ayaklarım hala bağlıydı. Kıpırdatamıyordum onları. İçime bir umutsuzluk düştü. Zaten baştan biliyordun, bunlardan kurtulmanın imkansiz olduğunu, dedim kendime. Daha da sıkılaştı ipler. Daha çok canımı acıttılar. Anlamıştım birden. Önyargılarım, kalıplarım bağlıyordu beni. İnançsızlılğım da yardım ediyordu onlara. Bu sefer gözlerimin kalbime dokunmasına izin verdim. Ürkütmeden. Konuşmayıp, sakladığım her ne varsa yavaşça beliriyordu karşımda. Öyle çok şey vardı ki içimde, öyle çok şey saklıydı ki gözlerimde, şaşkına dönmüştüm. Sonra birer birer karşılarına dikildim hepsinin. Hırpalanmıştım bunca zaman. Fark ettiklerim, fark edemediklerim… hepsi hırpalamıştı beni. Her hırpalanış da bir kabuk yaratmıştı. Evet her kabuk, biraz daha koruyordu kalbimi; ama artık duyamıyordum sesini. Hissedemiyordum varlığını. Derinlere gömülmüştü zavallı kalbim. Oluşturduğum bu zırhın içinde güneş gibi parlıyordu; ama çalışmıyordu. Çalışmayan kalp, ne işe yarardı ki? Tek tek kabukları kaldırdım. Her giden kabukta, melodi daha da belirginleşti. Kalbimin sesi, etrafı kaplamaya başlamıştı. Yaşadıkça duymam gereken bu ses, şimdi kendi şarkısını söylüyordu. Ben kalbime yaklaştıkça, ellerim ve ayaklarımdaki bağlar da gevşedi.


Artık zamanı gelmişti. Son bir darbeyle hepsinden kurtuldum. Ve güneş ışığının altında o eşşiz kanatlarımı açtım. Evrim tamamlanmış, kelebek olmuştum. Biliyordum, kısaydı yaşamım. Ama bana aitti. Her anı bana aitti. Hazırdım. Bir kez daha açtım kanatlarımı. Bıraktım kendimi boşluğa. Uçmak için, ben olmak için…

Mine Bircan
Subat’12

22 Ocak 2012 Pazar

Rüya

Bir martının kanatlarına bindim düşümde
Senin için. Sana gelmek için, sevgili.
Bir yunusla yüzdüm sonra maviliklerde
Gözlerin için. Gözlerinde ben olmak için.
Sonra bir çocuk oldum.
Koca çınarın dallarından aşağıya bıraktım kendimi
Sana bıraktığım gibi kendimi.
Sonra... sonra uyandım be, sevgili.
Ne seni bulabildim ne kendimi.


Mine Bircan
Ocak'12

27 Mayıs 2011 Cuma

Andersen’in Ülkesi

Var mıymış yok muymuş, hiç bilemedim. Üç elma yerine neden portakal düşmez gökten, hiç öğrenemedim. Periler padişahı hep koca göbekli, beyaz sakallıydı benim için, hiç resmini göremedim.
Ne zaman terk ettim Andersen’in ülkesini, hatırlamıyorum. Belki ben de Pamuk Prenses’in elmasından yedim. Ya da Uyuyan Guzel’in uykusundayım hala. Tek hatırladığım, masalların çocuklar için olduğuydu. Büyükler, masallarla ilgilenmiyordu. Ben de kendi masalımı yazmaya karar verdim. Zor olamazdı, ne de olsa eninde sonunda iyiler kazanıyordu hep. Prensler, beyaz atlarına prenseslerini alıp şatolarına çekliyorlardı. Keloğlan, Peri Padişahı’nın kızıyla mutlu oluyordu. Cadılar ölüyor, kötü kalpli avcılar cezalarını buluyordu. Herkesin mutlu olduğu bir dünyayı yaratmak çok kolay olmalıydı. Olmadı…
Meğerse ne kadar çok sahte prens varmış. Atlarını beyaza boyayıp, ortalıkta dolaşıyorlarmış. Kimse gerçek prensleri görmemişti. Ben daha bunun şaşkınlığını üzerimden atamamışken, anladım ki sahte prensten çok, kıskanç  üvey kardeşler vardı. Sadece içinde kötülük barındıran, kendini her şeyden önemli zanneden üvey kardeşler… İlk zamanlar, korkmadım. Ne de olsa masalın sonunda tüm üvey kardeşler hak ettikleri sona kavuşuyorlardı. Oysa öyle olmuyormuş, sonradan öğrendim.
Ben büyüdükçe, Kibritçi Kızlar çoğalıyordu çevremde. Kimsenin dönüp de yüzüne bakmadığı, sokakta üşüyen çocuklar… Kırmızı Başlıklı Kız’ın hasta büyükannesine ait iki lokma yiyecekte gözü olan kurtlar her köşebaşında sinsice bekliyorlardı.  Oysa ben Yedi Cüceler’i, Çirkin’i, Tinkerbell’i, Külkedisi’nin balkabağından olan arabasını görmek istiyordum. Göremedim. Korktum. Anneme gittim koşa koşa. Bana sarılıp, bildiğim masalları anlatsın diye.  Yoktu.  Büyüyünce, anne de gidiyormuş, bilmiyordum. Babama koştum ben de. Sislerin ardında kaldı o da. Orada olduğunu bildiğim halde, bulamadım onu. Sadece sesini duyuyordum, ben de gidiyorum, korkma diyordu. Bu masalın kahramanı sensin, dedi. Gitme, dedim. Ellerimin arasından kayarken, yüzünde kalbimin tanıdığı gülümseme vardı. İçim aydınlandı. Sana elmaları atacağız annenle beraber, üzülme. Sesi de gitti …
Ve birden, büyüdüm aniden. Masalımı yazmayı bıraktım. Sahte prenslere inanmayı, üvey kardeşlerle takılmayı seçtim. Sonra bir akşam, eve giderken kendi Kibritçi Kız’ımı gördüm. Boya sandığının arkasına saklanmış, kuru ekmeğini yemeye çalışırken, rüzgardan korunmaya çalışıyordu. Vitrininde iştak açıcı pastalarla dolu lüks pastanenin duvarını kendine siper etmiş ufacık bir oğlan çocuğu, kendi masalında var olmaya çalışıyordu. Karnını doyurması için birkaç lokma yemek verirken o çocuğa, anlamıştım. Onun masalındaki kahramandım ben…

Artık, gerçek olamayacak kadar iyi sözüne inanmıyorum. Gerçek, her zaman iyi. Sadece onu seçmemizi bekliyor. Her gerçeğin arkasında saklı duran iyilikmiş meğerse masalların kaynağı. Ve yeniden başlıyorum masalımı yazmaya. Bir varmış bir yokmuş…

                                                                                                            Mine Bircan
                                                                                                            Mayıs’11

12 Nisan 2011 Salı

Tek Yön

Güneşin parladığı bu günde, benim ruhumu da gri bulutlar kaplamıştı. Her şeyi bırakıp gidiyordum bugün. Penceremden gözüken sümbül ağaçları, karşı apartmandaki gizlice izlediğim genç çocuk, yatağım, masam... Her şey geride, ben ilerideydim artık.

Onsekiz yaşındaydım. Herkes gibi tipik bir hayat karmaşasındaydım o sıralarda. Daha çabuk büyümek için zamana meydan okurken; şimdi, büyüdüğümün söylendiği bu günlerde bunu kabul etmemek için elimden geleni yapıyordum. Her şeye kafa tutan ben, şimdi korkudan ölmek üzereydim. Bütün bir kışı test kitapları, dershane ve okul arasında geçirmiştim. İyi bir öğrenciydim; ama hayatta istenilen bazı şeyleri elde etmek için sadece iyi olmanın yetmediğini anlamıştım o kış. O yüzden de kontrol edemediğim bir dünyada bir şeyleri başarmak zorunda olmanın kaygısı, tüm benliğimi ele geçirmişti tıpkı diğerleri gibi. Bu kaygı, en çok da üniversite tercihlerini yaptığım sırada kendini gösterdi. Tercihlerimin bir tanesi dışında, geriye kalanların hepsi Ankara’ydı. İstanbul’u sıralamanın içine bir gün koyuyorsam; ertesi gün çıkartıyordum. O taze yüreğim, sanki olacakları hissetmiş gibi aklımla çarpışıyordu. Oysa ki bu savaş, tıpkı Don Kişot’un yeldeğirmenlerine açtığı savaş gibi kazanılması imkansızdı.Çünkü İstanbul, heyecanını içime yayıyordu sinsice. Orada olmak, tek başıma olmak çok cezbediciydi. Ama öte taraftan Ankara’da her şey vardı, mutluydum; bırakıp gitmek istemiyordum. Ve son gün İstanbul’u da ekleyip tercih formunu vermiştim. Böylece, bir kağıt parçasının hayatımın üzerindeki oyunu başlamış oldu. Sınavdan sonra “Senin puanın Ankara’ya tutar” demişlerdi bana. O zaman hiç birimiz tahmin edememiştik, bir matematik sorusundaki eksi artı yanlışlığının beni çok farklı bir hayata yollayacağını. Aylar sonra, sıcak bir ağustos sabahında Ayvalık’taki kahvaltı sofrasında öğrenmiştim yolumun İstanbul olacağını. Annemin kendini koltuğun üzerine bırakıp, “Aldıkları bu koca şehre yetmedi. Önce oğlum gitti; şimdiyse sırada kızım varmış” deyişini hatırlıyorum. İlk günler tebrik ve iyi dilekler arasında geçmişti. Sonrası ise tam bir koşturma: Ankara’ya dönüş, taşınma hazırlıkları, okulla ilgili araştırmalar. Mutluluk ve heyecan içinde bütün günlerimi hazırlıkları tamamlamakla geçiriyordum.

Sayılı günler azaldıkça, vedalar çoğalmıştı hayatımda. Sokakta rastladığım tanıdıklar, belki görüşemeyiz bir daha, dedikçe, yüreğime o güne kadar bilmediğim bir ağırlık çökmüştü. Koşturmaktan anlayamadığım gerçek, kendini hissettirmeye başlamıştı. Her şey, bir akşamüstü annemin siparişlerini almak için Hüseyin Amca’ya gitmemle bir anda değişti. Bakkala bir ekmek, bir yoğurt, bir kilo da domatesin parasını öderken, bir daha buraya gelmeyeceğimin farkına vardım. Benim bakkalım olmayacaktı. Ya da Hüseyin Amca’nın badem bıyıklarını bilen biri olmayacaktı yanımda. Hiç bir şey ve hiç kimse yoktu beni orada bekleyen. Sadece kocaman bir hiçlik... Panik, dalga dalga benliğimi ele geçiriyordu. Hüseyin Amca yok. Tunalı yok. Kızılay’dan bindiğim belediye otobüsü yok. Akün Sineması yok. Ve en önemlisi, bunların ne demek olduğunu bilen tek bir kimse bile yanımda olmayacaktı. E peki ben niye orada olacaktım o zaman?!


Kaldırımın kenarına oturdum. Nefes almaya çalıştım. Boğazımdaki yumru yumru olmuş anılarımı yuttum önce. Biraz toparladıktan sonra eve doğru yürümeye başladım. Annem kapıyı açtığında, belki de haftalardır onun gözlerinde olan o buruk acıyı gördüm. Kaçınılmaz ayrılığı beklerken her geçen gün artarak oluşan o acı. Bilmiyordum o zaman, gün gelecek benim de aynı acıyı onu son kez uğurlarken gözlerimde taşıyacağımı. O gün kapıda, kadere boyun eğiş ile ilk kez tanıştım annemin gözlerinde. Ellerimdeki paketleri yere atarak boynuna sarılıp ağladım. Tüm kaybedeceklerim için, arka bahçedeki kedi için, Ankara’daki kışların ayazı için, annem için ağlamıştım. İçinde ben olmadan geçecekti zaman burada. Öyle çok korkmuştum ki unutmaktan, unutulmaktan; kalbim acıyordu. Oysa ki, sevgide unutmak yokmuş; yüreğin, gönüllü hamallık yaparmış anılarına. Bunu bilemeyecek kadar toydum o sıralarda.

Gerçekle ilk yüzleşmemden sonra artık daha farklı görüyordum her şeyi. Cesaretimi kaybetmiştim. İstanbul, daha gitmeden yenmişti beni. Uyku tutmayan gecelerden birinde penceremden dışarı bakıyordum. Bahçedeki sümbül ağaçlarının arasındaki ayı seyrederken, penceremi bile kaybediyorum, dedim. Manzara aynı olmayacaktı. Sonra birden babamın bir gece, uzun akşam yemeği sofrasında konuştukları aklıma geldi. Ağabeyim o zamanlar daha gitmemişti İstanbul’a. Annemle babam, biz doğmadan yaşadıkları hayatı, zorlukları, o zorlukların içinde nasıl da mutlu olduklarını anlatıyorlardı. Babam, “Ankara neden güzel biliyor musunuz, çünkü içinde Van, İstanbul, Marmaris, Eskişehir var. Buraya gelmeden önce nereye gittiysek onların hepsini buraya getirdik biz. Bu pencereden dışarıya baktığınızda siz, sadece bizim sokağı görüyorsunuz. Oysa annenle ben, geçtiğimiz tüm sokakları görüyoruz. Van’daki kireç boyalı apartmanları, İstanbul’un martılarını, Marmaris’in sahilini, Eskişehir’in çarşısını görüyoruz. Hayat, bizi bir yerlere götürürken yüreğimizde sevdiğimiz ne varsa taşımasını öğrendik. Her pencere, yeni bir sevme demekti bizim için” demişti. Kaybettiğim heyecan ve cesaret, gene yüreğimden çıkmıştı ufacık bir anı sayesinde. Benim bir evim vardı. Kalbimde her yere götürebileceğim bir ev...

Artık gitmeye hazırdım. Bavulumu yaparken, içine çocukluğumu koydum ilkin. Kışın kızak yapıp karda yokuştan aşağı kaydığım kartonu, ağaçtan düşünce kanayan dizimi, ilkokuldaki beyaz kurdelalarımı, ağabeyimin yaptığı tahta kılıcı, pazar sabahları annemle babamın yatağındaki hep beraber gülüşmelerimizi koydum. Sonra genç kızlığımı koydum. Tunalı’da arkadaşlarımla dolaşmalarımı, okuldan kaçışlarımı, ilk rujumu, ilk Levi’s 501 kot pantolonumu, ilk aşkımı, ilk öpücüğümü, annemle bitmez tükenmez kavgalarımı, boyunu kısaltmak için belini kıvırdığım okul eteğimi koydum. Hepsi benimle gelecekti İstanbul’a. Madem İstanbul beni istemişti, onları da kabul edecekti. Güneşin parladığı bugün, gri bulutları da dağıtmıştım. Son kez baktım odama. Duvarlarına dokundu gözlerim. Ellerim, önce yatağıma sonra masama dokundu. Aklıma kazıdım ellerimin altındakileri. Yüreğime yerleştirdim her bir anıyı. Yeni anılar, yeni pencereler için çıktım odamdan. Ankara tren garına giderken, sokakları koydum birer birer yüreğime. Ellerim, telaşlı ve ürkekti. Babam, ellerimi sıkıca kavramıştı bir anda. Biliyordum, İstanbul’da mutlu olacaktım. Babamın ellerinde hissetmiştim bunu. Çünkü yolunu bulmuştum bu mutluluğun. Sevdiklerimi götürmesini öğrenmiştim.

Trenin kalkmasına dakikalar kala, son vedalaşmalarımı yaptım. O tren garında, bırakmam gerekenleri bırakıp trene bindiğimde, elimde Ankara’ya ait son bir şey vardı: Ankara- İstanbul tren bileti. Tek gidiş...

Üzerinden geçen yıllar, onca yaşanmışlıklar bile o tren biletini unutturmadı bana. Sıkıca kavrayan elimin içinde duran o bilet, yeni penceremden ilk kez baktığımda elimdeydi hala. İstanbul’umun içindeki Ankara’mın, yüreğimin içindeki aklımın, benim içimdeki benin en güzel hatırası olarak yüreğimde taşıyorum hala. Tek gidiş olarak...

                                                                                                            Mine Bircan
                                                                                                            Nisan’11

7 Nisan 2011 Perşembe

Ufak Kasabadaki Kocaman Mutluluk


Uzak diyarların yakınlığına kaçmak isterken; yakınlıkların, uzaklığı içinde kaybolduğum bir dönemdi. Bütün bir kış, hayatımdaki değişimlerin içinde kaybolmuş ve kendimi fark edemeyecek hale gelmiştim. Onu kaybetmiştim. Canım acıyordu. Yorgundum. Beni benden iyi görebilen arkadaşım, hiç bir şey söylememe fırsat vermeden beni alıp Kaş’a getirmişti. İşte o andı, Kaş’la aramdaki aşkın başlangıcı...

Küçükken tatile giderken ağabeyimle beraber deniz görmece oyunu oynardık. Ankara’da denize hasret geçen kışların ardından, yol boyu denizi ilk kim görecek diye sabırsızlıkla etrafa bakınırdık. Gözlerimin o büyülü mavilikle buluştuğu anlarda kalbim hızla çarpardı. Bilirdim ki, deniz beni bekliyor. O küçük yüreğim bile, denizin çağrısına karşı koyamazdı. Dalaman havalimanından çıkıp, Kalkan’a varana kadar sadece yolculuğun yorgunluğunun farkındaydım. Ta ki gözlerimin maviliği, denizinkine karışana kadar. Sabahın ilk ışıklarında dağların arasından bir anda Akdeniz’in göz alıcı maviliğinde kaybolduğumu hatırlıyorum ilkin. Kıvrılarak giden yolun ahenginde, Akdeniz’in mavisinde, denizin hemen kenarından yükselen dağların heybetinde kaybetmiştim kendimi. Kalkan’dan Kaş’a ulaşırken, yolda olmaktan duyduğum mutluluk, tüm benliğimi kaplamıştı.

Tipik bir Akdeniz kasabasıydı, Kaş. Aslında güzel ülkemin tipik diyebileceğimiz Akdeniz kasabası pek de yoktu artık. Çağın hastalığına tutulmuştu hepsi. Beton, gürültü, magazin her köşeyi ele geçirmişti. Artık tatile giderken bile ne giyeceğimizi planlamak, en sıradan otellerde kalmak için bile aylar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyordu. Sonuç ise, kopmak istenilen şehir hayatının bir ufak boyutunda sıkışıp kalmaktı. Hayatı kolaylaştırmak için yaptıklarımız, kaybetmeye yol açıyordu bazen. Ulaşım kolaylığı, zamandan kazandırırken yavaşlamanın hazzını unutturuyordu bize. Kaş’a gitmek için, kazanç hesabı yapmayı bir kenara bırakmak gerekiyormuş. Ben de bunu, ilk gidişimle öğrenmiştim.

Halimi bile sormazken kendime, onu unutmaya çalışmak bile canımı yakarken,  acılarımın hiç dinmeyeceğine inandırmıştım kendimi Kaş’a ilk gittiğim zaman. Henüz Kaş’ın büyülü olduğundan haberim yoktu. İlk bakışta sıradan gözüken bu kasabaya girdiğimde sadece tatile gelmiş olmanın keyfi dışında bir şey fark edememiştim. Tek gözüme çarpan, denizdi. Kartpostallardaki sahillerden yoktu Kaş’ta. İnsanda sıcak kumlardan serin sulara dalma isteği uyandıran cinsten değildi. Ya sert kayalara çarpan hırçın dalgalar arasından denize bırakıyordu insan kendini ya da aynı kayalara pürüzsüz bir tene dokunmak istercesine ulaşan dümdüz sulara yumuşacık dalıyordu. Kayaların üzerinden karşıya baktığımda ise Meis ile tanıştım. Kıyıya yakın adaların hepsi bana imkansızlığı, ulaşılmazlığı ve kadere boyun eğişi hatırlatırdı. Kıyı ile ada arasındaki imkansız aşk, bir bütün olma sevdası, yakın ama uzak olmak, her zaman etkilemişti beni. Meis’in kıyılarına bakarken de aynı duygular içindeydim. Yaşadıklarımın katılaştırdığı bende, bir şeyler yeşermişti. Yalnızlığımın içine hapsetmişken kendimi, kalbimi sıcacık bir şeyler kaplamaya başlamıştı. Deniz yüzünden, dedim kendi kendime. Her zaman iyi gelmiştir bana, diye devam ettim. İnandım tüm saflığımla. Bilmiyordum o sırada, Kaş’ın beni seçtiğini.

Tüm günü denizin kolları arasında geçirmiştim. Yüzümde unutulan bir gülümseme, kalbimde gömülü bir mutluluk, ruhumda kayıp bir huzur vardı gün boyunca. Daha ilk günden iyi hissetmeye başlamıştım. Güneşin vedalaşma saati gelirken, tembellik tüm benliğime yayılmıştı. Sıcak sobanın kenarına sokulmuş bir kedi edasıyla, güneşin beni ele geçirmesine izin vermiştim. Tam da o sırada arkadaşım, anlayamadığım bir telaşın içindeydi. Beni sürükleyerek yandaki evin terasına çıkardı. Etrafı tahta korkulukla çevrili, ufak masalardan oluşan bir bardı burası. Kimsecikler yoktu etrafta. Yüzünde büyük bir gülümseme ile bana dönüp “Tam zamanında geldik” dedi. Hiç bir şey anlamadan sadece onu takip ettim. Kenardaki masalardan birine oturduk. Aşağıda Kaş limanı boylu boyunca uzanıyordu. Karşıda Meis, sağda koyun bitimine doğru yükselen dağlar...manzara güzel; ama ayırt edici değildi. Ben daha ne olduğunu anlamadan, içkilerimiz ısmarlanmıştı. Uzun saçlarına rasta yaptırmış, kollarında dövmeleri olan yirmili yaşlardaki garson siparişleri getirirken; arkadaşım, lütfen keyfini çıkar gün batımının, dedi. Buzların soğuttuğu bardağımdan içkimi yudumlarken etraf dolmaya başlamıştı. Yarım saat içinde boş tek bir masa bile kalmamıştı. Sonunda gün bitiyordu. Denizin üzerinden elini çekerken güneş, sağdaki dağların tepelerini kaplamaya başlamıştı kızıllık. Sadece seyrediyordum. Her an güneşten bir parça eksildikçe, benden bir parça açılıyordu. Nefesim kesilmişti gördüklerim karşısında. Kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gibi, korku ve cesaret iç içe geçmişti ruhumda. Gözlerimden süzülen damlaların farkına varmadan, sadece seyrediyordum. Güneş, aynı güneşti. Gün batımı, aynı gün batımıydı. Deja vu misali, aynı şeylerdi aslında gördüklerim. Ama ben, aynı değildim artık. Ruhuma, iliklerime, kalbime Kaş’ın büyüsü işlenmişti bir kez. Kaldığım süre boyunca, kendimi gün batımına bıraktım. Yaralarımı, umutlarımı, mutsuzluklarımı, pişmanlıklarımı, inancımı bıraktım. Her gün batımı, kanayan bir yerlerimi iyileştirdi. O sıradan kasabanın, sıradışı gün batımının beni sarıp sarmalamasına, iyileştirmesine izin verdim.

Gün batımı, sadece bir başlangıçtı. Ufacık sürprizler yapan bir yerdi Kaş ve benden hiç birini esirgemedi. Karşı kıyıdaki Limanağzı’na gitmek için günlük teknelerden birine bindiğimiz sabah, kocaman bir deniz kaplumbağası kıyıdan, tekne açılana kadar bize eşlik etti. Gözlerimde çocukluğumdan kalma bir şaşkınlık ve heyecanla kaplumbağaya bakakalmıştım. İnsana kendi yerini hatırlatacak kadar büyüleyiciydi. Aynı büyü, Limanağzı’nda da sürdü. Karşı kıyıdaki üç ufak koydan oluşuyordu. Minderlerin üzerinde, güneşin altında, denizin kollarında geçen bir gün… Kulağımda güzel bir müzik, elimde bir roman, gözlerimde deniz vardı. Varlığını unuttuğum, küstüğüm mutluluk, bana kendini burada göstermişti. Gülümsedim; eksikti gülümsemem. Yoktu çünkü. Kabul et, dedim kendi kendime. Gitti, kabul et. Salt gerçekle kalakaldım sahilde bir başıma. Denizin maviliğinde mi, yoksa içimdeki denizde mi boğuluyordum, bilemedim.  Gözlerimi kapadım. Kaş’ın ruhuma dokunmasına izin verdim. Kara gözlerinin bana nasıl baktığını hatırladım. Gitme dersen kalırım, deyişimi hatırladım. Diyemediğini hatırladım. Unutmak istediğim ne varsa, karşımdaydı. Bu sefer, ne kendimden ne de ondan kaçtım…
Böyle bir günün sonu, önce Kaş’ın tahta tezgahlarındaki boncukların içinde geçmeliydi. Çarşıdaki çok eskilerden kalan kral lahiti, buram buram yaşanmışlık kokuyordu. Lahitin rengi, zambakların pembesine, yıldızların beyazlığına, sokaktaki dükkanların girişlerinde asılı duran renk renk peştamallere karışmıştı. O kadar dolaştıktan sonra gecenin son durağına gelmiştim: Mavi. Bu sokak barının çok da fazla bir alternatifi olduğunu söylenemezdi zaten. Kaş’ı Kaş yapan yerdi, Mavi. Herkesin gecesi, buranın renkli tahta iskemlelerinin üzerinde bira içip rock dinleyerek bitiyordu. Kimse kimsenin ne giydiğiyle, kiminle olduğuyla ilgilenmiyordu. Alışılmadık bu doğallığı, ilk anda yadırgamıştım. Altında bir şeyler aramıştım. Hayır, hiçbir şey yoktu. Mavi’ydi işte orası. Hatta o kadar doğaldı ki, Kaş Festivali sırasında gecenin üçünde popüler yüzlerin yaptığı sokak müziğinde onlarla karşılıklı dans etmiştim. Kim olduğuna bakmadan eğlenirken, hepimiz birdik. Gerçek mi bunlar, çok mu içtim acaba bu gece, deyip durdum kendime gecenin sonunda. Bir sonraki karşılaşmada ise insanlar birbirine selam veriyordu. Herkes ben; ben, herkes olmuştum. Sanki tüm kasaba, benimdi. Kaybettiğim evde, kaybettiğim aşklaydım. Artık gördüğüm her yüzde, duyduğum her seste onu buluyordum. Rüzgar, onun kokusunu getiriyordu bana. Özlem beni yakarken; çaresizliğin içinde hapsolmuştum. Beni istememişti. Bu gerçek öylesine canımı acıtıyordu ki, kendimi Kaş’ın kollarında avutuyordum.

Sabahları gözümü alamadığım denizin üstü, irili ufaklı adalarla doluydu. Sanki beş taş oynayan çocuklar, taşlarını denizin üzerine düşürmüşler gibi… Son günü tekne turuna ayırmıştım. Tüm o adaların etrafını dolaştım. Ufacık koyların masmavi sularında geçti günüm. Kalamarlara, deniz kaplumbağalarına, balıklara bıraktım kendimi.  Kaş, her yönüyle kendini bana adamış gibiydi. O küçük teknede yenilen balıkla salata, İstanbul’un ünlü restoranlarına taş çıkartırdı. Zamanın da canının hızlı geçmek istemediği bu yerden, gitme vakti gelmişti artık. Tekne, limana girerken son kez baktım bu büyülü sahil kasabasına. İlk kez gelmiştim buraya; ama öylesine sarıp sarmalamıştı ki beni, gidemiyordum bir türlü. Tekneden dışarı adımımı attığımda, yüreğimde bir serinlik hissettim. Karşımdaydı. Gitme, dedi. İşte o sırada anladım. Bu, gün batımında, denizin maviliğinde, yakamozda, Mavi’de, çarşıdaki zambaklarda, liman girişindeki fok heykelinde saklı olan büyüydü. Kaş’ın büyüsüydü…

                                                                                                          Mine Bircan
                                                                                                          Nisan’11
Bayram Kokusu


Yatağımın kenarındaki kırmızı pabuçlarımla beraber uyandığım bir bayram sabahıydı. Heyecanla yatağımdan kalkmıştım.Anneannemin evi, taze demlenmiş çay kokuyordu buram buram. Hemen sıcacık sobaya yanaşmış; annemin kahvaltıyı hazırlamasını seyrediyordum. “ Hadi” dedi, annem. “Fırın açılmıştır çoktan. Ekmek al da, güzel bir kahvaltı edelim”. Anneme kırmızı pabuçlarımı giymek için yalvarmaya başlamış; ama onun cevabını beklemeden sokağa çıkmıştım bile. Ayağımda kırmızı pabuçlarımla.

Güneşin aydınlattığı ancak henüz ısıtmadığı saatlerdeydik. Köşedeki fırına gidene kadar ellerim üşümüştü; çenem de ufak ufak titremeye başlamıştı. Fırının kapısını açtığımda yüzümü yalayan mis kokulu sıcak hava, çok iyi gelmişti. Taş fırından gelen sıcaklık, dükkanın içini tamamen doldurmuştu. Cebimdeki paraya bir kez daha dokunup sıraya geçtim ben de. Büyük bir ciddiyetle sıranın bana gelmesini beklerken, gözüm kasadaki genç kadına takılmıştı. Bayram sabahında değildi gözleri.

Gülmüyordu genç kadın. Çene hizasında kesilmiş saçlarını, tek kulağının arkasına atmıştı. Kulağından ise ufak mavi bir çiçek sallanıyordu. Küpesini sevmiştim. Sırada beklerken bayram harçlıklarımla aynısını almaya karar verdim. Siyah hırkasının içine gözleri gibi soluk mavi renkte boğazlı bir kazak giymişti. Belki de o yüzden bakışları olduğundan daha soğuktu. Yok yok, soğuk değildi aslında. Sanki... sanki üzgün gibiydiler. Bayram sabahında onu kimin üzmüş olabileceğini düşündüm. Sol elinde annemin yüzüğünün aynısı vardı. Belki onun da bir kızı vardır, diye düşündüm. Belki kızı da onu kahvaltıya bekliyordu. O ise buradaydı. Ellerine baktım. Dolgun parmakları hızlıca parayı alıyor;ekmeği kağıda sarıp sıradakine teslim ediyordu. İncecik, çizgi gibi dudakları belli belirsiz iyi bayramlar demek için açılıyor ve sabırsızlıkla kapanıyordu. Ekmeği her verişinde de kulağının arkasındaki saçları düzeltiyordu. İçimden beyaz kurdelalı tokamı çıkartıp ona vermek gelmişti. En sonunda sıra bana gelmişti. Aynı eller, benim ekmeğimi de paketledi. Paramı uzattım yanında sarı ambalajlı limonlu bonbonla beraber. Soluk mavi gözler, bir şekere bir de bana baktı. Gülümsedi kısacık. “İyi bayramlar” dedi. Gözlerine bayram sabahı gelmişti en sonunda.

O günden sonra hayatımdaki her bayram, sıcak ekmek koktu bana. O sabah aldığım soluk mavi ekmek gibi...

                                                                                              Mine Bircan
                                                                                              Mart’11
Hoşçakal Hayat

Ruhumun yalnız, bedenimin ise kalabalığın içinde kaybolduğu sıradan bir İstanbul akşamıydı. Ofisten yeni çıkmıştım. Her zamanki gibi bir sonuca bağlanmadan biten, sadece bir sonrakinin ne zaman olacağına karar verilen toplantılarla geçen bir gündü.

İki sene önceydi. Üst düzey yönetici olup da, yönetim katına taşındığımda anlamıştım tarihteki tüm savaşları. Üç aday arasından seçilmiştim. Oldukça zorlayıcı bir dönemdi. Hırs, tutku, başarma isteği hepimizi kanlı bir savaş meydanındaki, gözü dönmüş askerlere çevirmişti. Tam bir ölüm kalım savaşıydı yaşanılanlar. Terfi haberini duyduğumda, o tehlikeli dünyaya adım atmış oldum. Başarının gözü boyadığı, hırsın en üst doyum noktasına ulaştığı o dünyadaydım artık. Kendimi öyle kaptırmıştım ki, “Büyük İskender şanslıydı. O dönemde ben yaşamıyordum” diyebilen birine dönüşmüştüm. Şimdi ise...

Günün en yoğun saatinde Maslak’tan Nişantaşı’na arabayla giderken, hangisinin beni daha çok zorladığına karar veremiyordum: eski ben mi, yoksa İstanbul trafiği mi? Eski ben... ne zaman eskimiştim ki ben? Kırkbeş yaşındaydım. Çocukluğumdan beri sporla iç içeydim. Oldukça iyi bakmıştım kendime. Arada sırada içtiğim puro dışında nikotinle de aram yoktu. Grip bile olmayan tiplerdendim ben. Saçlarımdaki gri teller ise, daha çarpıcı görünmeme neden oluyordu. İtalyan marka takım elbisemin içinde kadınların gözünden kaçmıyordum. Bunca zamandır da bundan fazlasıyla faydalanmıştım. Sayısız ilişkiler, sayısız kadınlar geçmişti benden. Yüreğimden geçenin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmezdi. Kuzguni siyah saçlarını sallayıp ofisimde bana doğru yürüdüğünde, ona bakmaya doyamamıştım. Tam dizlerinde biten eteğinin altından gözüken bacakları, yüksek topuklu ayakkabılarıyla oldukça etkileyiciydi. Saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu. Teninin beyazlığını daha da vurguluyordu saçlarının siyahlığı. Aylarca benden randevu almak için uğraşmıştı. Başımdan atamayacağımı anladığımda, bıkkınlıkla kabul etmiştim görüşmeyi. “Sadece yarımsaatinizi alacağım. Yeni sigorta paketlerimizi mutlaka görmelisiniz. Sizin gibi saygın müşterilerimiz için çok uygun. Eminim, ilginizi çekecektir”. Evet, ilgimi çekmişti; ama sigorta değil. Sırf yanımda biraz daha fazla kalsın diye, üç paketi de almıştım. Ben anlaşmaları imzalarken, onun yüzünde beliren gülümsemeyi gördüğümde nefesim tıkanmıştı. O günden sonra üç sene boyunca, o gülümsemeyi kalbimde taşıdım hep. Sonrası ise hep aynı hikaye. Ben seni böyle seviyorum cümlesinin yerini böyle olmalısın demeler, aldı. Kavgalar, aldatmalar ve kaçınılmaz son. Ama şimdi, en çok onu istiyordum yanımda.

Kalabalıkların içinde geçen bir buçuk saat. Sonunda gelebilmiştim. Bir hiç uğruna harcanan bir buçuk saat. Boşa giden hayatın parçası olan bir buçuk saat. Öylesine harcanan ne de çok zaman var hayatımızda. Zaman, önem sırasını kaybetmiş insanlar için. Sıradanlaşmış. Sanki sonu gelmezmişçesine. Oysa ki biz değil miyiz, doğduğu anda öleceğini bilen. Yaşam ve zamanın, bize verilirken geri alınacağı da söylenilmedi mi sanki? Niye onlar yokmuşçasına davranıyoruz peki? Bu inkar, neden? İki hafta önce buraya geldiğimde mide ağrısından şikayet ediyordum. Grip bile olmayan ben, ufacık mide ağrısı yüzünden doktora gittiğim için hayıflanıyordum. Doktor, elindeki bir sürü kağıt parçasıyla beraber büyük bir sukunet içinde, ılık bir ses  tonuyla öleceğimi söylediğinden beri içimdeki boşlukla yaşıyordum. Bir şey düşünmeden, hissedemeden eve gitmiştim. İlk iki gün bir şeyler hissetmek için zorladım kendimi. Sanki doktor benim değil de, bir başkasının öleceğini söylemişti. Hayır, diyordum. Ben ölemem. Henüz değil. Sonra bir sabah, toplantı sırasında gözüm, Boğaz’dan geçen gemilere takıldı. Hissettim. Yaşamak istediğimi hissettim. Büyük bir hızla tuvalete gittim içimdeki korkuyu çıkarmak için. Sonrası tam bir kabustu. Öfke, tüm benliğimi sarmıştı ilkin. Hep aynı soru yankılanıyordu kafamın içinde: Neden ben? Bir cevap yoktu. Çaresizlikten kavrulurken, inançtan başka bir yer yoktu sığınacak. Sonra korkmaya başladım. Hem de iliklerime kadar korktum. Yataktan çıkmaktan korktum. Nefes almayı unutucağımdan korktum. Sonra bir sabah güneşin kollarından bir güvercin geldi pervazıma. Onu görmek, yaşamı görmek için doğruldum. İçimde hissettim. Yaşıyordum hala. O sabah kalktım; tıraş oldum; en sevdiğim takım elbisemi giyip işe gittim. Yaşamak istiyordum. Ne kadarsa zaman, o kadar yaşamak istiyordum.

Günler bu şekilde geçti. Yaşamaktan ne anladıysam, onu yaptım. Yalnızdım. Ne bir karım ne bir çocuğum vardı. Arkamda bırakacağım hiç bir şey yoktu. Bu durumda iyi miydi yoksa kötü mü, bilemedim. Aklım annemdeydi. Ben gittikten sonra boynu bükük kalacaktı bir başına. Küçük bir şehirde büyümüştüm. Babam marangozdu. Çocukken en sevdiğim şey, babamın yanına gidip, çalışırken onu izlemekti. Bir tahta parçasından masalar, çekmeceler, sandalyeler yapmasını seyrederdim. Çok gurur duyardım onunla ve hep onun da benimle gurur duymasını istedim. O ise, “ Önce sen kendinle gurur duy, oğlum” derdi hep. İyi bir aileydik biz. On senedir de annemle ben kalmıştık sadece. Annem, evinde babamın hatırasıyla yaşarken; ben İstanbul’un tam ortasında var olma savaşındaydım. Annemin tek dileği benim evlenip ona torun vermemdi. İlk onu tanıştırmıştım annemle. Kuzgun saçlımla annemin elini öpmeye gitmiştik bir bayram sabahı. Gözlerinde eskiden kalma gülümsemeyle karşılamıştı bizi. Bundan altı ay önce ayrılık haberini verdiğimde, sesinde kaybettiği torununun üzüntüsü vardı sadece. Geçen haftasonunu onun yanında geçirmiştim. Dizlerine yattım. Elleri, tıpkı çocukluğumdaki gibi saçlarımın arasında dolaştı. Hissetti yüreğimdeki fırtınaları. Konuşmadı. Sadece kollarının arasına aldı beni. Gene hissettim o an. Yaşamdı, beni çağıran. Annem, gözleriyle yolcu ederken beni, “güle güle, annem” dedim içimden.

Bir kez daha doktorun karşısına geçmek için bekliyordum şimdi. Doktor, aynı ılık sesiyle bana tedavi sürecini anlattı. Aslında tedavi değildi. Sadece kaçınılmazı ertelemekti yapılacak olan. Başıma geleceklerden bahsetti birer birer. Hastaneye yatmam gerekiyordu en çabuk zamanda. “Çabuk mu?”, dedim kendi kendime. “Ne için çabuk?”. Bana işlerimi toparlamam için bir kaç gün verdi. Odasından çıkarken aklımda sadece onun ılık sesi kalmıştı. Ölümün yumuşak sesi...

Eve geldim. Hala kokusu çıkmamıştı evden. Yüreğim gibi evim de boştu. Yoktu. Radyoyu açtım. “Sanma ki senin için yaptıklarımın hesabı sorulacaktır senden. Beni benimle bırak giderken...”. Oysa o, beni de götürmüştü giderken. Kuzguni siyah saçlarının arasında, teninin beyazlığında, sinirlendiği zaman tırnaklarını yemesinde, tavla oynarken mızıkçılık yapmasında, ama en çok da gözlerinde götürmüştü beni. Aramak istedim. Yalvarmak, anlatmak, ağlamak istedim ona. Yapamadım. Haksızlıktı bu. Bilerek gitmesine izin vermiştim. Suçumu bile bile gitmesine sesimi çıkarmamıştım. Şimdi hakkım var mıydı onu da bu kadere ortak etmeye? Biliyordum. Anlatsam, gelirdi. Yüreğiyle gelirdi. Yapamadım.

Acıkmıştım. Kendime atıştırmalık bir şeyler hazırladım. Televizyonun karşısında yerken, aklıma amerikan filmlerindeki sahneler geldi. Öleceğini bilen kahraman, hayatının son zamanlarını geçmişteki hatalarını düzeltmek, af dilemekle geçiriyordu. Ve en sonunda herkes tarafından affedilmiş olarak ölüyordu. Ben de aynısını yapsa mıydım acaba? Bencilliğin şekil değiştirmiş hali değil miydi, bu? Yaşam, önüme binlerce fırsat sunmuşken aklıma gelmeyen hatalarım, vicdanımda kaçtığım insanlar şimdi mi değerli olmuşlardı? Ben, bir seçim yapmıştım. O hataları yapmayı seçmiştim. O insanları üzmeyi seçmiştim. Yaşamın tam ortasındayken, onlardan vazgeçmişken, şimdi ölüyorum diye onlara sığınacaktım. Peki ya onların bunca zamandır kırılan benliklerine ne olacaktı? Affedilince, onların kırgınlıklarının hesabını da vermiş mi olacaktım? Hayır. Benim ölmem ne kadar haksızlıksa, onlara da bunu yapmak o kadar haksızlıktı. Vazgeçtim.

Doktorun söyledikleri aklıma geldi; bedenimde oluşacak değişiklikler... Son kez bakmak istedim bildiğim, tanıdığım bana. Yatak odasına gittim. Üzerimdekileri çıkardım teker teker. Sadece boxer ile aynanın karşısına geçtim. Sağ dizimin hemen üzerindeki yara izini gördüm ilk olarak. On yaşında bisikletten düşünce olmuştu. Sol göğsümün üzerindeki beni gördüm. Saçlarımdaki gri telleri. Yüzümün hatlarını, parmaklarımın yuvarlaklığını inceledim uzun uzun. Vedalaştım kendimle. Bu halde, içeri geçtim. Televizyonu kapadım. Bedenime iyi bakamamıştım belki; ama ruhuma neyin iyi geldiğini biliyordum. Radyoyu açtım tekrar. Karlı Kayın Ormanı çalıyordu. “Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü”. Doğruydu. Yaşamın öbür yüzüydü sadece. Yazı tura gibi. Siyah beyaz gibi. Yin yang gibi. Hangisinin daha iyi olduğunu kim biliyordu ki...

İçebiliyorken puromu yaktım. Yanında da bir kadeh viski. Bol buzlu. Derin derin içime çektim purodan bir nefes. Sakin bir geceydi. Benim gibi ay da yarımdı o gece. Yıldızlar eşlik ediyorlardı. “ Belki de,” dedim kendi kendime. “Belki de orada olurum ben de”. Koltuğa oturdum. Gözüme sehpadaki kadın dergisi takıldı. Ondan kalmıştı. Ne de severdi bu dergilerdeki testleri yapmayı. Sevgilinizi ne kadar tanıyorsunuz, kişiliğinize göre giyiniyor musunuz, sevgiliniz sizi aldatıyor mu... Evet, aldatmıştım onu. Hem de anlamsızca. Sırf korkumdan. Onu sevmekten, kendimden çok onu sevmekten korkmuştum. Derginin sayfalarını karıştırırken, gene onu bulmuştum işte. Diğer koltuğun üzerine fırlattım dergiyi. Onsuzdum. Gidiyordum. Onu yanıma alamazdım artık. Çok geçti bunun için.

Çalan telefonun sesiyle irkildim. İş yerinden aranıyordum. Herkesin evinde olması gereken bir saatte arayan her kimse, bunu seçmemişti. Acıyla kıvrıldı dudaklarım. Yarın belki de bunun için pişman olacaktı. Öncelikler... Hırsın yerini sevgi, işin yerini aile almalıydı. Ben becerememiştim. Sanırım arayan da, yapamamıştı bunu. Telefonu açtım. Çok büyük sorunu olduğundan bahsetmeye başladı. Öfkelenmiştim. Ben ölürken, arkamda cevapsız sorular, yarım kalmışlıklar bırakırken, o anlamını yitiren bir şeylerden bahsediyordu. Çaresizliğimi hissettim tekrar. Bir kaç gün öncesine kadar aynı anlamsızlığın içinde ben de kayboluyordum. Hayata karşı biriken tüm öfkemle konuşmasını kesip, tersledim onu. Cevabını beklemeden telefonu kapamıştım yüzüne. Hayat, bu olamazdı. Böyle olmamalıydı. Kalan her ne ise, yaşamsa yaşam, zamansa zaman böyle geçmemeliydi. Yüzleşmeliydim artık. Vakit gelmişti. Telefonu tekrar elime aldım. Uzunca bir süre çaldıktan sonra açtı telefonu. Gözlerimi kapadım. “Merhaba anne” dedim. Aynı anda Şebnem Ferah, Hoşçakal’ı söylüyordu radyoda.

                                                                                                          Mine Bircan
                                                                                                          Mart’11