27 Mayıs 2011 Cuma

Andersen’in Ülkesi

Var mıymış yok muymuş, hiç bilemedim. Üç elma yerine neden portakal düşmez gökten, hiç öğrenemedim. Periler padişahı hep koca göbekli, beyaz sakallıydı benim için, hiç resmini göremedim.
Ne zaman terk ettim Andersen’in ülkesini, hatırlamıyorum. Belki ben de Pamuk Prenses’in elmasından yedim. Ya da Uyuyan Guzel’in uykusundayım hala. Tek hatırladığım, masalların çocuklar için olduğuydu. Büyükler, masallarla ilgilenmiyordu. Ben de kendi masalımı yazmaya karar verdim. Zor olamazdı, ne de olsa eninde sonunda iyiler kazanıyordu hep. Prensler, beyaz atlarına prenseslerini alıp şatolarına çekliyorlardı. Keloğlan, Peri Padişahı’nın kızıyla mutlu oluyordu. Cadılar ölüyor, kötü kalpli avcılar cezalarını buluyordu. Herkesin mutlu olduğu bir dünyayı yaratmak çok kolay olmalıydı. Olmadı…
Meğerse ne kadar çok sahte prens varmış. Atlarını beyaza boyayıp, ortalıkta dolaşıyorlarmış. Kimse gerçek prensleri görmemişti. Ben daha bunun şaşkınlığını üzerimden atamamışken, anladım ki sahte prensten çok, kıskanç  üvey kardeşler vardı. Sadece içinde kötülük barındıran, kendini her şeyden önemli zanneden üvey kardeşler… İlk zamanlar, korkmadım. Ne de olsa masalın sonunda tüm üvey kardeşler hak ettikleri sona kavuşuyorlardı. Oysa öyle olmuyormuş, sonradan öğrendim.
Ben büyüdükçe, Kibritçi Kızlar çoğalıyordu çevremde. Kimsenin dönüp de yüzüne bakmadığı, sokakta üşüyen çocuklar… Kırmızı Başlıklı Kız’ın hasta büyükannesine ait iki lokma yiyecekte gözü olan kurtlar her köşebaşında sinsice bekliyorlardı.  Oysa ben Yedi Cüceler’i, Çirkin’i, Tinkerbell’i, Külkedisi’nin balkabağından olan arabasını görmek istiyordum. Göremedim. Korktum. Anneme gittim koşa koşa. Bana sarılıp, bildiğim masalları anlatsın diye.  Yoktu.  Büyüyünce, anne de gidiyormuş, bilmiyordum. Babama koştum ben de. Sislerin ardında kaldı o da. Orada olduğunu bildiğim halde, bulamadım onu. Sadece sesini duyuyordum, ben de gidiyorum, korkma diyordu. Bu masalın kahramanı sensin, dedi. Gitme, dedim. Ellerimin arasından kayarken, yüzünde kalbimin tanıdığı gülümseme vardı. İçim aydınlandı. Sana elmaları atacağız annenle beraber, üzülme. Sesi de gitti …
Ve birden, büyüdüm aniden. Masalımı yazmayı bıraktım. Sahte prenslere inanmayı, üvey kardeşlerle takılmayı seçtim. Sonra bir akşam, eve giderken kendi Kibritçi Kız’ımı gördüm. Boya sandığının arkasına saklanmış, kuru ekmeğini yemeye çalışırken, rüzgardan korunmaya çalışıyordu. Vitrininde iştak açıcı pastalarla dolu lüks pastanenin duvarını kendine siper etmiş ufacık bir oğlan çocuğu, kendi masalında var olmaya çalışıyordu. Karnını doyurması için birkaç lokma yemek verirken o çocuğa, anlamıştım. Onun masalındaki kahramandım ben…

Artık, gerçek olamayacak kadar iyi sözüne inanmıyorum. Gerçek, her zaman iyi. Sadece onu seçmemizi bekliyor. Her gerçeğin arkasında saklı duran iyilikmiş meğerse masalların kaynağı. Ve yeniden başlıyorum masalımı yazmaya. Bir varmış bir yokmuş…

                                                                                                            Mine Bircan
                                                                                                            Mayıs’11

1 yorum: