Tek Yön
Güneşin parladığı bu günde, benim ruhumu da gri bulutlar kaplamıştı. Her şeyi bırakıp gidiyordum bugün. Penceremden gözüken sümbül ağaçları, karşı apartmandaki gizlice izlediğim genç çocuk, yatağım, masam... Her şey geride, ben ilerideydim artık.
Onsekiz yaşındaydım. Herkes gibi tipik bir hayat karmaşasındaydım o sıralarda. Daha çabuk büyümek için zamana meydan okurken; şimdi, büyüdüğümün söylendiği bu günlerde bunu kabul etmemek için elimden geleni yapıyordum. Her şeye kafa tutan ben, şimdi korkudan ölmek üzereydim. Bütün bir kışı test kitapları, dershane ve okul arasında geçirmiştim. İyi bir öğrenciydim; ama hayatta istenilen bazı şeyleri elde etmek için sadece iyi olmanın yetmediğini anlamıştım o kış. O yüzden de kontrol edemediğim bir dünyada bir şeyleri başarmak zorunda olmanın kaygısı, tüm benliğimi ele geçirmişti tıpkı diğerleri gibi. Bu kaygı, en çok da üniversite tercihlerini yaptığım sırada kendini gösterdi. Tercihlerimin bir tanesi dışında, geriye kalanların hepsi Ankara’ydı. İstanbul’u sıralamanın içine bir gün koyuyorsam; ertesi gün çıkartıyordum. O taze yüreğim, sanki olacakları hissetmiş gibi aklımla çarpışıyordu. Oysa ki bu savaş, tıpkı Don Kişot’un yeldeğirmenlerine açtığı savaş gibi kazanılması imkansızdı.Çünkü İstanbul, heyecanını içime yayıyordu sinsice. Orada olmak, tek başıma olmak çok cezbediciydi. Ama öte taraftan Ankara’da her şey vardı, mutluydum; bırakıp gitmek istemiyordum. Ve son gün İstanbul’u da ekleyip tercih formunu vermiştim. Böylece, bir kağıt parçasının hayatımın üzerindeki oyunu başlamış oldu. Sınavdan sonra “Senin puanın Ankara’ya tutar” demişlerdi bana. O zaman hiç birimiz tahmin edememiştik, bir matematik sorusundaki eksi artı yanlışlığının beni çok farklı bir hayata yollayacağını. Aylar sonra, sıcak bir ağustos sabahında Ayvalık’taki kahvaltı sofrasında öğrenmiştim yolumun İstanbul olacağını. Annemin kendini koltuğun üzerine bırakıp, “Aldıkları bu koca şehre yetmedi. Önce oğlum gitti; şimdiyse sırada kızım varmış” deyişini hatırlıyorum. İlk günler tebrik ve iyi dilekler arasında geçmişti. Sonrası ise tam bir koşturma: Ankara’ya dönüş, taşınma hazırlıkları, okulla ilgili araştırmalar. Mutluluk ve heyecan içinde bütün günlerimi hazırlıkları tamamlamakla geçiriyordum.
Sayılı günler azaldıkça, vedalar çoğalmıştı hayatımda. Sokakta rastladığım tanıdıklar, belki görüşemeyiz bir daha, dedikçe, yüreğime o güne kadar bilmediğim bir ağırlık çökmüştü. Koşturmaktan anlayamadığım gerçek, kendini hissettirmeye başlamıştı. Her şey, bir akşamüstü annemin siparişlerini almak için Hüseyin Amca’ya gitmemle bir anda değişti. Bakkala bir ekmek, bir yoğurt, bir kilo da domatesin parasını öderken, bir daha buraya gelmeyeceğimin farkına vardım. Benim bakkalım olmayacaktı. Ya da Hüseyin Amca’nın badem bıyıklarını bilen biri olmayacaktı yanımda. Hiç bir şey ve hiç kimse yoktu beni orada bekleyen. Sadece kocaman bir hiçlik... Panik, dalga dalga benliğimi ele geçiriyordu. Hüseyin Amca yok. Tunalı yok. Kızılay’dan bindiğim belediye otobüsü yok. Akün Sineması yok. Ve en önemlisi, bunların ne demek olduğunu bilen tek bir kimse bile yanımda olmayacaktı. E peki ben niye orada olacaktım o zaman?!
Kaldırımın kenarına oturdum. Nefes almaya çalıştım. Boğazımdaki yumru yumru olmuş anılarımı yuttum önce. Biraz toparladıktan sonra eve doğru yürümeye başladım. Annem kapıyı açtığında, belki de haftalardır onun gözlerinde olan o buruk acıyı gördüm. Kaçınılmaz ayrılığı beklerken her geçen gün artarak oluşan o acı. Bilmiyordum o zaman, gün gelecek benim de aynı acıyı onu son kez uğurlarken gözlerimde taşıyacağımı. O gün kapıda, kadere boyun eğiş ile ilk kez tanıştım annemin gözlerinde. Ellerimdeki paketleri yere atarak boynuna sarılıp ağladım. Tüm kaybedeceklerim için, arka bahçedeki kedi için, Ankara’daki kışların ayazı için, annem için ağlamıştım. İçinde ben olmadan geçecekti zaman burada. Öyle çok korkmuştum ki unutmaktan, unutulmaktan; kalbim acıyordu. Oysa ki, sevgide unutmak yokmuş; yüreğin, gönüllü hamallık yaparmış anılarına. Bunu bilemeyecek kadar toydum o sıralarda.
Gerçekle ilk yüzleşmemden sonra artık daha farklı görüyordum her şeyi. Cesaretimi kaybetmiştim. İstanbul, daha gitmeden yenmişti beni. Uyku tutmayan gecelerden birinde penceremden dışarı bakıyordum. Bahçedeki sümbül ağaçlarının arasındaki ayı seyrederken, penceremi bile kaybediyorum, dedim. Manzara aynı olmayacaktı. Sonra birden babamın bir gece, uzun akşam yemeği sofrasında konuştukları aklıma geldi. Ağabeyim o zamanlar daha gitmemişti İstanbul’a. Annemle babam, biz doğmadan yaşadıkları hayatı, zorlukları, o zorlukların içinde nasıl da mutlu olduklarını anlatıyorlardı. Babam, “Ankara neden güzel biliyor musunuz, çünkü içinde Van, İstanbul, Marmaris, Eskişehir var. Buraya gelmeden önce nereye gittiysek onların hepsini buraya getirdik biz. Bu pencereden dışarıya baktığınızda siz, sadece bizim sokağı görüyorsunuz. Oysa annenle ben, geçtiğimiz tüm sokakları görüyoruz. Van’daki kireç boyalı apartmanları, İstanbul’un martılarını, Marmaris’in sahilini, Eskişehir’in çarşısını görüyoruz. Hayat, bizi bir yerlere götürürken yüreğimizde sevdiğimiz ne varsa taşımasını öğrendik. Her pencere, yeni bir sevme demekti bizim için” demişti. Kaybettiğim heyecan ve cesaret, gene yüreğimden çıkmıştı ufacık bir anı sayesinde. Benim bir evim vardı. Kalbimde her yere götürebileceğim bir ev...
Artık gitmeye hazırdım. Bavulumu yaparken, içine çocukluğumu koydum ilkin. Kışın kızak yapıp karda yokuştan aşağı kaydığım kartonu, ağaçtan düşünce kanayan dizimi, ilkokuldaki beyaz kurdelalarımı, ağabeyimin yaptığı tahta kılıcı, pazar sabahları annemle babamın yatağındaki hep beraber gülüşmelerimizi koydum. Sonra genç kızlığımı koydum. Tunalı’da arkadaşlarımla dolaşmalarımı, okuldan kaçışlarımı, ilk rujumu, ilk Levi’s 501 kot pantolonumu, ilk aşkımı, ilk öpücüğümü, annemle bitmez tükenmez kavgalarımı, boyunu kısaltmak için belini kıvırdığım okul eteğimi koydum. Hepsi benimle gelecekti İstanbul’a. Madem İstanbul beni istemişti, onları da kabul edecekti. Güneşin parladığı bugün, gri bulutları da dağıtmıştım. Son kez baktım odama. Duvarlarına dokundu gözlerim. Ellerim, önce yatağıma sonra masama dokundu. Aklıma kazıdım ellerimin altındakileri. Yüreğime yerleştirdim her bir anıyı. Yeni anılar, yeni pencereler için çıktım odamdan. Ankara tren garına giderken, sokakları koydum birer birer yüreğime. Ellerim, telaşlı ve ürkekti. Babam, ellerimi sıkıca kavramıştı bir anda. Biliyordum, İstanbul’da mutlu olacaktım. Babamın ellerinde hissetmiştim bunu. Çünkü yolunu bulmuştum bu mutluluğun. Sevdiklerimi götürmesini öğrenmiştim.
Trenin kalkmasına dakikalar kala, son vedalaşmalarımı yaptım. O tren garında, bırakmam gerekenleri bırakıp trene bindiğimde, elimde Ankara’ya ait son bir şey vardı: Ankara- İstanbul tren bileti. Tek gidiş...
Üzerinden geçen yıllar, onca yaşanmışlıklar bile o tren biletini unutturmadı bana. Sıkıca kavrayan elimin içinde duran o bilet, yeni penceremden ilk kez baktığımda elimdeydi hala. İstanbul’umun içindeki Ankara’mın, yüreğimin içindeki aklımın, benim içimdeki benin en güzel hatırası olarak yüreğimde taşıyorum hala. Tek gidiş olarak...
Nisan’11
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder