5 Ocak 2011 Çarşamba

Aşkın Buluşması

Evrenin en güzel kızıydı. Sarı saçlarını savurarak gezerken, herkesi kendine aşık ederdi. Herkesin hayallerini süslerdi. Sabırsızlıkla onu görmeyi bekler; karşılaştıkları an mutluluk yüzlerini kaplardı. Çevresine öylesine bir ışık saçardı ki, çekim gücüne kapılmamak imkansızdı. Herkes onun ateşiyle yanıp kül olmaktan korkardı.

Yalnızdı Güneş. Güzelliğin laneti, derdi bunun için. Birinin kolları arasında olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Evrendeki en parlak yıldız olmak, güneş olmak kolay değildi. O da, sorumluluklarını ve ödemesi gereken bedelin ne olduğunu biliyordu. Kabullenmişti durumunu; ama özenerek  de izlerdi aşıkları her zaman.

Oysa ki bilmiyordu, uzaktan uzağa ona delicesine  aşık birinin olduğunu. O kadar utangaçtı ki, sadece Güneş uykuya dalınca ortaya çıkıp; gizlice onu seyrederdi. Ay, hiç bıkmadan ezelden beri Güneş’i izlerdi. Bulutların arkasına saklanıp biraz yalnız kalmak istediğinde, canının sıkkın olduğunu ya da sarı saçlarını savuruşundan, kızgın olduğunu bilirdi. Kendini ona layık görmezdi Ay. Hayranlıkla Güneş’i izlerken, her defasında imkansız aşkın acısını en derinlerde hissederdi.

Zaman akıp giderken, Güneş’in ayağı sendeledi bir gün. Aslında hiç karşılaşmamaları gereken Güneş ve Ay, bir an için karşı karşıya kaldılar. Ay, öylece kalakaldı karşısında. Gözlerini ayıramıyordu ondan. Güneş, şaşkındı. İlk defa görüyordu Ay’ı. Çok parlaktı. Bilmiyordu tabii, kendi aşkının Ay’ı bu kadar göz alıcı yaptığını.  Yüzünün kızardığını hissetti Güneş. Birbirlerinin yanından usulca, dokunmadan geçip gittiler. Ama Güneş, unutamıyordu Ay’ı. Bir kez daha onu görmek istiyordu. Bir yolunu bulmalıydı. İlk karşılaşmalarından tam altı ay sonra Güneş, bu kez durdu. İlk anda, Ay hemen karşısında beliriverdi. Anladı Güneş. Aşık olmuştu. Bu sefer, Ay şaşkındı. Sırf onu görmek için Güneş, durmuştu. Aşkına karşılık aldığına inanamıyordu bir türlü. Mutluluk, ikisini de sarmalamıştı. Delicesine tutulmuşlardı birbirlerine.  

Zaman akışına devam ederken, yılda iki kez buluşmak ikisine de yetmemeye başladı.  Umutsuzca birbirlerine daha yakın olmak istiyorlardı; ama Güneş de Ay da biliyorlardı bunun imkansız olduğunu. Güneş, ona zarar vermekten çok korkuyordu; ama onsuz olmak anlamsız kılıyordu her şeyi. Ay da çaresizlik içinde kıvranıyordu. Güneş’e sarılmak, bir olmak istiyordu. Bu imkansızlığın içinde kaybolduğunu hissediyordu Ay. Çaresizdi.

Tabiat Ana, uzaktan izliyordu olan biteni. Uzaklığa mahkum bu aşkın ölümsüzlüğü ve iki aşığın sessizce kabullenişi onu çok etkilemişti. Ufacık sihirli bir dokunuşla, minicik bir mutluluk vermek istedi onlara. Gözlerini bir an için kapadı Tabiat Ana. Ne zaman özlem dayanılmaz olsa onlar için, Tabiat Ana gözlerini kapar.

İşte bu anlar, iki sevgilinin kollarına birbirine doladığı anlar oldu. Birbirlerine sarılıp saniyeler boyunca öylece kalıyorlar. Biz insanlar ise, buna tutulma diyoruz. Kimi zaman güneş tutulması, kimi zaman ay tutulması. Oysa ki, sadece iki aşığın buluşması…

Mine Bircan
Ocak'11

3 Ocak 2011 Pazartesi

Eve Doğru

                                                                                   -evden uzakta olanlara-

Seni görmek için sabırsızlanıyorum. Çok uzun zaman geçti, birbirimizin gözlerine dokunmayalı. Heyecanlıyım. Yaklaştığım her an, daha tanıdık geliyorsun. Her şey, bıraktığım gibi. Beni bekler gibisin.Geliyorum. Senin için, ilk göz ağrım için…

Sana güvendiğim gibi, teslim olduğum gibi kimseyle olamadım. Beni öylesine sarıp sarmalamışsın ki, sensizken bile senleydim aslında. İlk gülüşümü, ilk göz yaşımı, ilk korkumu…her şeyin ilkini seninle tattım ben. Zaman, seninleyken dokunmuyordu bana. Hatırlıyor musun, evimin girişindeki at kestanesi ağacını? Altında saatlerimiz geçerdi. Peki ya, baharda açan sümbülleri? Her mevsim, ilk çıktıklarında mor sümbüllerden alırım mutlaka. Senin için.

Hala hissederim senden ayrıldığım ilk anı. Gençtim. Toydum. Korku doluydum. Git, demiştin. Senin için en iyisi bu. O kadar hayatsın ki, sana yetemem. Yaşlıyım senin için. Git ve öğren. Korkma, ben hep buradayım. Bunlardı, ben giderken arkamdan söylediklerin. Oysa ki, ne de yakışmıyordu ayrılık bize…

Uykularımda buluşurdum o zamanlar seninle. Sonra başka rüyalar gördüm, başka nefeslerle karıştım. Tıpkı senin gibi. Ama unutmadım seni. Unutamadım. Şimdi sana yaklaştıkça, rüzgar bile farklı. Dağlar, sanki bozkırın sertliğini kanıtlamak istercesine kudretle yükseliyor. Bulutlar yere indi sanki, her taraf bembeyaz. Sabırsızlanıyorum. Acaba beni tanıyabilecek misin? Sen de değiştin mi benim gibi? Yüzümdeki çizgilerin benzerleri, sende de var mıdır acaba? Ben yoruldum, ilk göz ağrım. Sensizlik yordu beni.

Kayboldum. Hep aynı sorular, aynı cevapsızlıklar arasında kayboldum. Zaman, kendiyle beraber beni de götürdü. Bugünler dün olurken, ben de savruldum bir tarafa. Şimdi sana ihtiyacım var. Kim olduğumu hatırlamak için. Yoluma devam edebilmek için. Öyle çok şey var ki içimde... sadece gözlerinde olmak, iyi gelecek ruhuma.

Başka hikayelerin kahramanları olduk seninle. Hikayelerin içindeki repliklerimiz bile aynı değil artık. Ama belki de ayrılığın içinde bir olduk seninle. O yüzdendir  sana gelişim. Belki de benim hikayemdeki sihirli dünya, sensindir. Hani, arka bahçedeki çalılıkların arasındaki gizli geçitten geçilip, sadece mutlu olunan dünya vardır ya. İşte, bu sensindir belki de. Her şeyi unutup; yeniden başlayacak cesareti sende bulmak için geliyorum. Seni hatırlamak, bendeki beni bulmak için geliyorum. Kaybolanın, ben değil, zaman olması için geliyorum.

Söyle bana karagözlüm, yüreğimdeki kederi alıp götürebilecek misin? Çaresizim. Hayat  giderken, ben duruyorum. Korkuyorum. Zaman geçerken, ben izliyorum. İnançsızım. Dünya dönerken, ben tökezliyorum. İşte bu yüzden zaman, değişme zamanıdır. Vazgeçmişliği üstünden atmanın, gözlerimde saklı olanın çıkma zamanıdır şimdi.  Eğer küllerimden bir ben çıkacaksa, bu ancak senin kollarında olur.

Kapındayım.  O kocaman yüreğinle, çocukluğumla karşımda duruyorsun, işte. Uzaktan ne de ayni, ne de farklı gözüküyorsun. Bozkırın ortasındaki sıcacık şehirsin hala. Bildiğim, benden olan…


 
Mine Bircan
Ocak'11

2 Ocak 2011 Pazar

Kardeşlik Zamanı

                                                                          -Ağabeyime- 
Yağmurun elleri gibi küçücüktü ellerin, benimkileri tuttuğunda.
Sonra ellerin, tahtadan kılıçlar yaptı benim için.
Şömine önünde benimle yer kavgaları yaptı.
Tokalarımı kaçırıp, kendi saçlarına taktı aynı eller.
Sonra…
Sonra, araya hayat girdi.
Zaman girdi.
Ellerimiz, birbirini unuttu.
Bir gün
Aynı canı taşıyanlar olduğumuzu hatırlattı bize hayat,
Bir daha unutturmayacak şekilde.
Veda ederken gidene, aynı ellerdi birbirini tutan.
Bahçede bankta oturup, isyan ederken hayata
Benim ellerimdi, seninkileri bulan.
Benden gidenler olurken,
Senin ellerindi, benimkileri bırakmayan.
Tüm bu gidenler arasında, gelenleri de beraber karşıladılar.
O iki küçük yüreğe, hoşgeldin dedik beraber.
Onların ellerimin arasında olduğu anlarda
Ellerindi aradığım, aslında…
Şimdi sevgili kardeşim,
Şimdi… kardeşlik zamanıdır.
Aynı canı taşıyan iki beden olmanin zamanıdır.
Dönüp, iyi ki varsın demenin zamanıdır.
İyi ki, varsın…

Mine Bircan
Kasım’10