Ufak Kasabadaki Kocaman Mutluluk
Uzak diyarların yakınlığına kaçmak isterken; yakınlıkların, uzaklığı içinde kaybolduğum bir dönemdi. Bütün bir kış, hayatımdaki değişimlerin içinde kaybolmuş ve kendimi fark edemeyecek hale gelmiştim. Onu kaybetmiştim. Canım acıyordu. Yorgundum. Beni benden iyi görebilen arkadaşım, hiç bir şey söylememe fırsat vermeden beni alıp Kaş’a getirmişti. İşte o andı, Kaş’la aramdaki aşkın başlangıcı...
Küçükken tatile giderken ağabeyimle beraber deniz görmece oyunu oynardık. Ankara’da denize hasret geçen kışların ardından, yol boyu denizi ilk kim görecek diye sabırsızlıkla etrafa bakınırdık. Gözlerimin o büyülü mavilikle buluştuğu anlarda kalbim hızla çarpardı. Bilirdim ki, deniz beni bekliyor. O küçük yüreğim bile, denizin çağrısına karşı koyamazdı. Dalaman havalimanından çıkıp, Kalkan’a varana kadar sadece yolculuğun yorgunluğunun farkındaydım. Ta ki gözlerimin maviliği, denizinkine karışana kadar. Sabahın ilk ışıklarında dağların arasından bir anda Akdeniz’in göz alıcı maviliğinde kaybolduğumu hatırlıyorum ilkin. Kıvrılarak giden yolun ahenginde, Akdeniz’in mavisinde, denizin hemen kenarından yükselen dağların heybetinde kaybetmiştim kendimi. Kalkan’dan Kaş’a ulaşırken, yolda olmaktan duyduğum mutluluk, tüm benliğimi kaplamıştı.
Tipik bir Akdeniz kasabasıydı, Kaş. Aslında güzel ülkemin tipik diyebileceğimiz Akdeniz kasabası pek de yoktu artık. Çağın hastalığına tutulmuştu hepsi. Beton, gürültü, magazin her köşeyi ele geçirmişti. Artık tatile giderken bile ne giyeceğimizi planlamak, en sıradan otellerde kalmak için bile aylar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyordu. Sonuç ise, kopmak istenilen şehir hayatının bir ufak boyutunda sıkışıp kalmaktı. Hayatı kolaylaştırmak için yaptıklarımız, kaybetmeye yol açıyordu bazen. Ulaşım kolaylığı, zamandan kazandırırken yavaşlamanın hazzını unutturuyordu bize. Kaş’a gitmek için, kazanç hesabı yapmayı bir kenara bırakmak gerekiyormuş. Ben de bunu, ilk gidişimle öğrenmiştim.
Halimi bile sormazken kendime, onu unutmaya çalışmak bile canımı yakarken, acılarımın hiç dinmeyeceğine inandırmıştım kendimi Kaş’a ilk gittiğim zaman. Henüz Kaş’ın büyülü olduğundan haberim yoktu. İlk bakışta sıradan gözüken bu kasabaya girdiğimde sadece tatile gelmiş olmanın keyfi dışında bir şey fark edememiştim. Tek gözüme çarpan, denizdi. Kartpostallardaki sahillerden yoktu Kaş’ta. İnsanda sıcak kumlardan serin sulara dalma isteği uyandıran cinsten değildi. Ya sert kayalara çarpan hırçın dalgalar arasından denize bırakıyordu insan kendini ya da aynı kayalara pürüzsüz bir tene dokunmak istercesine ulaşan dümdüz sulara yumuşacık dalıyordu. Kayaların üzerinden karşıya baktığımda ise Meis ile tanıştım. Kıyıya yakın adaların hepsi bana imkansızlığı, ulaşılmazlığı ve kadere boyun eğişi hatırlatırdı. Kıyı ile ada arasındaki imkansız aşk, bir bütün olma sevdası, yakın ama uzak olmak, her zaman etkilemişti beni. Meis’in kıyılarına bakarken de aynı duygular içindeydim. Yaşadıklarımın katılaştırdığı bende, bir şeyler yeşermişti. Yalnızlığımın içine hapsetmişken kendimi, kalbimi sıcacık bir şeyler kaplamaya başlamıştı. Deniz yüzünden, dedim kendi kendime. Her zaman iyi gelmiştir bana, diye devam ettim. İnandım tüm saflığımla. Bilmiyordum o sırada, Kaş’ın beni seçtiğini.
Tüm günü denizin kolları arasında geçirmiştim. Yüzümde unutulan bir gülümseme, kalbimde gömülü bir mutluluk, ruhumda kayıp bir huzur vardı gün boyunca. Daha ilk günden iyi hissetmeye başlamıştım. Güneşin vedalaşma saati gelirken, tembellik tüm benliğime yayılmıştı. Sıcak sobanın kenarına sokulmuş bir kedi edasıyla, güneşin beni ele geçirmesine izin vermiştim. Tam da o sırada arkadaşım, anlayamadığım bir telaşın içindeydi. Beni sürükleyerek yandaki evin terasına çıkardı. Etrafı tahta korkulukla çevrili, ufak masalardan oluşan bir bardı burası. Kimsecikler yoktu etrafta. Yüzünde büyük bir gülümseme ile bana dönüp “Tam zamanında geldik” dedi. Hiç bir şey anlamadan sadece onu takip ettim. Kenardaki masalardan birine oturduk. Aşağıda Kaş limanı boylu boyunca uzanıyordu. Karşıda Meis, sağda koyun bitimine doğru yükselen dağlar...manzara güzel; ama ayırt edici değildi. Ben daha ne olduğunu anlamadan, içkilerimiz ısmarlanmıştı. Uzun saçlarına rasta yaptırmış, kollarında dövmeleri olan yirmili yaşlardaki garson siparişleri getirirken; arkadaşım, lütfen keyfini çıkar gün batımının, dedi. Buzların soğuttuğu bardağımdan içkimi yudumlarken etraf dolmaya başlamıştı. Yarım saat içinde boş tek bir masa bile kalmamıştı. Sonunda gün bitiyordu. Denizin üzerinden elini çekerken güneş, sağdaki dağların tepelerini kaplamaya başlamıştı kızıllık. Sadece seyrediyordum. Her an güneşten bir parça eksildikçe, benden bir parça açılıyordu. Nefesim kesilmişti gördüklerim karşısında. Kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gibi, korku ve cesaret iç içe geçmişti ruhumda. Gözlerimden süzülen damlaların farkına varmadan, sadece seyrediyordum. Güneş, aynı güneşti. Gün batımı, aynı gün batımıydı. Deja vu misali, aynı şeylerdi aslında gördüklerim. Ama ben, aynı değildim artık. Ruhuma, iliklerime, kalbime Kaş’ın büyüsü işlenmişti bir kez. Kaldığım süre boyunca, kendimi gün batımına bıraktım. Yaralarımı, umutlarımı, mutsuzluklarımı, pişmanlıklarımı, inancımı bıraktım. Her gün batımı, kanayan bir yerlerimi iyileştirdi. O sıradan kasabanın, sıradışı gün batımının beni sarıp sarmalamasına, iyileştirmesine izin verdim.
Gün batımı, sadece bir başlangıçtı. Ufacık sürprizler yapan bir yerdi Kaş ve benden hiç birini esirgemedi. Karşı kıyıdaki Limanağzı’na gitmek için günlük teknelerden birine bindiğimiz sabah, kocaman bir deniz kaplumbağası kıyıdan, tekne açılana kadar bize eşlik etti. Gözlerimde çocukluğumdan kalma bir şaşkınlık ve heyecanla kaplumbağaya bakakalmıştım. İnsana kendi yerini hatırlatacak kadar büyüleyiciydi. Aynı büyü, Limanağzı’nda da sürdü. Karşı kıyıdaki üç ufak koydan oluşuyordu. Minderlerin üzerinde, güneşin altında, denizin kollarında geçen bir gün… Kulağımda güzel bir müzik, elimde bir roman, gözlerimde deniz vardı. Varlığını unuttuğum, küstüğüm mutluluk, bana kendini burada göstermişti. Gülümsedim; eksikti gülümsemem. Yoktu çünkü. Kabul et, dedim kendi kendime. Gitti, kabul et. Salt gerçekle kalakaldım sahilde bir başıma. Denizin maviliğinde mi, yoksa içimdeki denizde mi boğuluyordum, bilemedim. Gözlerimi kapadım. Kaş’ın ruhuma dokunmasına izin verdim. Kara gözlerinin bana nasıl baktığını hatırladım. Gitme dersen kalırım, deyişimi hatırladım. Diyemediğini hatırladım. Unutmak istediğim ne varsa, karşımdaydı. Bu sefer, ne kendimden ne de ondan kaçtım…
Böyle bir günün sonu, önce Kaş’ın tahta tezgahlarındaki boncukların içinde geçmeliydi. Çarşıdaki çok eskilerden kalan kral lahiti, buram buram yaşanmışlık kokuyordu. Lahitin rengi, zambakların pembesine, yıldızların beyazlığına, sokaktaki dükkanların girişlerinde asılı duran renk renk peştamallere karışmıştı. O kadar dolaştıktan sonra gecenin son durağına gelmiştim: Mavi. Bu sokak barının çok da fazla bir alternatifi olduğunu söylenemezdi zaten. Kaş’ı Kaş yapan yerdi, Mavi. Herkesin gecesi, buranın renkli tahta iskemlelerinin üzerinde bira içip rock dinleyerek bitiyordu. Kimse kimsenin ne giydiğiyle, kiminle olduğuyla ilgilenmiyordu. Alışılmadık bu doğallığı, ilk anda yadırgamıştım. Altında bir şeyler aramıştım. Hayır, hiçbir şey yoktu. Mavi’ydi işte orası. Hatta o kadar doğaldı ki, Kaş Festivali sırasında gecenin üçünde popüler yüzlerin yaptığı sokak müziğinde onlarla karşılıklı dans etmiştim. Kim olduğuna bakmadan eğlenirken, hepimiz birdik. Gerçek mi bunlar, çok mu içtim acaba bu gece, deyip durdum kendime gecenin sonunda. Bir sonraki karşılaşmada ise insanlar birbirine selam veriyordu. Herkes ben; ben, herkes olmuştum. Sanki tüm kasaba, benimdi. Kaybettiğim evde, kaybettiğim aşklaydım. Artık gördüğüm her yüzde, duyduğum her seste onu buluyordum. Rüzgar, onun kokusunu getiriyordu bana. Özlem beni yakarken; çaresizliğin içinde hapsolmuştum. Beni istememişti. Bu gerçek öylesine canımı acıtıyordu ki, kendimi Kaş’ın kollarında avutuyordum.
Sabahları gözümü alamadığım denizin üstü, irili ufaklı adalarla doluydu. Sanki beş taş oynayan çocuklar, taşlarını denizin üzerine düşürmüşler gibi… Son günü tekne turuna ayırmıştım. Tüm o adaların etrafını dolaştım. Ufacık koyların masmavi sularında geçti günüm. Kalamarlara, deniz kaplumbağalarına, balıklara bıraktım kendimi. Kaş, her yönüyle kendini bana adamış gibiydi. O küçük teknede yenilen balıkla salata, İstanbul’un ünlü restoranlarına taş çıkartırdı. Zamanın da canının hızlı geçmek istemediği bu yerden, gitme vakti gelmişti artık. Tekne, limana girerken son kez baktım bu büyülü sahil kasabasına. İlk kez gelmiştim buraya; ama öylesine sarıp sarmalamıştı ki beni, gidemiyordum bir türlü. Tekneden dışarı adımımı attığımda, yüreğimde bir serinlik hissettim. Karşımdaydı. Gitme, dedi. İşte o sırada anladım. Bu, gün batımında, denizin maviliğinde, yakamozda, Mavi’de, çarşıdaki zambaklarda, liman girişindeki fok heykelinde saklı olan büyüydü. Kaş’ın büyüsüydü…
Mine Bircan
Nisan’11