Hoşçakal Hayat
Ruhumun yalnız, bedenimin ise kalabalığın içinde kaybolduğu sıradan bir İstanbul akşamıydı. Ofisten yeni çıkmıştım. Her zamanki gibi bir sonuca bağlanmadan biten, sadece bir sonrakinin ne zaman olacağına karar verilen toplantılarla geçen bir gündü.
İki sene önceydi. Üst düzey yönetici olup da, yönetim katına taşındığımda anlamıştım tarihteki tüm savaşları. Üç aday arasından seçilmiştim. Oldukça zorlayıcı bir dönemdi. Hırs, tutku, başarma isteği hepimizi kanlı bir savaş meydanındaki, gözü dönmüş askerlere çevirmişti. Tam bir ölüm kalım savaşıydı yaşanılanlar. Terfi haberini duyduğumda, o tehlikeli dünyaya adım atmış oldum. Başarının gözü boyadığı, hırsın en üst doyum noktasına ulaştığı o dünyadaydım artık. Kendimi öyle kaptırmıştım ki, “Büyük İskender şanslıydı. O dönemde ben yaşamıyordum” diyebilen birine dönüşmüştüm. Şimdi ise...
Günün en yoğun saatinde Maslak’tan Nişantaşı’na arabayla giderken, hangisinin beni daha çok zorladığına karar veremiyordum: eski ben mi, yoksa İstanbul trafiği mi? Eski ben... ne zaman eskimiştim ki ben? Kırkbeş yaşındaydım. Çocukluğumdan beri sporla iç içeydim. Oldukça iyi bakmıştım kendime. Arada sırada içtiğim puro dışında nikotinle de aram yoktu. Grip bile olmayan tiplerdendim ben. Saçlarımdaki gri teller ise, daha çarpıcı görünmeme neden oluyordu. İtalyan marka takım elbisemin içinde kadınların gözünden kaçmıyordum. Bunca zamandır da bundan fazlasıyla faydalanmıştım. Sayısız ilişkiler, sayısız kadınlar geçmişti benden. Yüreğimden geçenin sayısı ise bir elin parmaklarını geçmezdi. Kuzguni siyah saçlarını sallayıp ofisimde bana doğru yürüdüğünde, ona bakmaya doyamamıştım. Tam dizlerinde biten eteğinin altından gözüken bacakları, yüksek topuklu ayakkabılarıyla oldukça etkileyiciydi. Saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu. Teninin beyazlığını daha da vurguluyordu saçlarının siyahlığı. Aylarca benden randevu almak için uğraşmıştı. Başımdan atamayacağımı anladığımda, bıkkınlıkla kabul etmiştim görüşmeyi. “Sadece yarımsaatinizi alacağım. Yeni sigorta paketlerimizi mutlaka görmelisiniz. Sizin gibi saygın müşterilerimiz için çok uygun. Eminim, ilginizi çekecektir”. Evet, ilgimi çekmişti; ama sigorta değil. Sırf yanımda biraz daha fazla kalsın diye, üç paketi de almıştım. Ben anlaşmaları imzalarken, onun yüzünde beliren gülümsemeyi gördüğümde nefesim tıkanmıştı. O günden sonra üç sene boyunca, o gülümsemeyi kalbimde taşıdım hep. Sonrası ise hep aynı hikaye. Ben seni böyle seviyorum cümlesinin yerini böyle olmalısın demeler, aldı. Kavgalar, aldatmalar ve kaçınılmaz son. Ama şimdi, en çok onu istiyordum yanımda.
Kalabalıkların içinde geçen bir buçuk saat. Sonunda gelebilmiştim. Bir hiç uğruna harcanan bir buçuk saat. Boşa giden hayatın parçası olan bir buçuk saat. Öylesine harcanan ne de çok zaman var hayatımızda. Zaman, önem sırasını kaybetmiş insanlar için. Sıradanlaşmış. Sanki sonu gelmezmişçesine. Oysa ki biz değil miyiz, doğduğu anda öleceğini bilen. Yaşam ve zamanın, bize verilirken geri alınacağı da söylenilmedi mi sanki? Niye onlar yokmuşçasına davranıyoruz peki? Bu inkar, neden? İki hafta önce buraya geldiğimde mide ağrısından şikayet ediyordum. Grip bile olmayan ben, ufacık mide ağrısı yüzünden doktora gittiğim için hayıflanıyordum. Doktor, elindeki bir sürü kağıt parçasıyla beraber büyük bir sukunet içinde, ılık bir ses tonuyla öleceğimi söylediğinden beri içimdeki boşlukla yaşıyordum. Bir şey düşünmeden, hissedemeden eve gitmiştim. İlk iki gün bir şeyler hissetmek için zorladım kendimi. Sanki doktor benim değil de, bir başkasının öleceğini söylemişti. Hayır, diyordum. Ben ölemem. Henüz değil. Sonra bir sabah, toplantı sırasında gözüm, Boğaz’dan geçen gemilere takıldı. Hissettim. Yaşamak istediğimi hissettim. Büyük bir hızla tuvalete gittim içimdeki korkuyu çıkarmak için. Sonrası tam bir kabustu. Öfke, tüm benliğimi sarmıştı ilkin. Hep aynı soru yankılanıyordu kafamın içinde: Neden ben? Bir cevap yoktu. Çaresizlikten kavrulurken, inançtan başka bir yer yoktu sığınacak. Sonra korkmaya başladım. Hem de iliklerime kadar korktum. Yataktan çıkmaktan korktum. Nefes almayı unutucağımdan korktum. Sonra bir sabah güneşin kollarından bir güvercin geldi pervazıma. Onu görmek, yaşamı görmek için doğruldum. İçimde hissettim. Yaşıyordum hala. O sabah kalktım; tıraş oldum; en sevdiğim takım elbisemi giyip işe gittim. Yaşamak istiyordum. Ne kadarsa zaman, o kadar yaşamak istiyordum.
Günler bu şekilde geçti. Yaşamaktan ne anladıysam, onu yaptım. Yalnızdım. Ne bir karım ne bir çocuğum vardı. Arkamda bırakacağım hiç bir şey yoktu. Bu durumda iyi miydi yoksa kötü mü, bilemedim. Aklım annemdeydi. Ben gittikten sonra boynu bükük kalacaktı bir başına. Küçük bir şehirde büyümüştüm. Babam marangozdu. Çocukken en sevdiğim şey, babamın yanına gidip, çalışırken onu izlemekti. Bir tahta parçasından masalar, çekmeceler, sandalyeler yapmasını seyrederdim. Çok gurur duyardım onunla ve hep onun da benimle gurur duymasını istedim. O ise, “ Önce sen kendinle gurur duy, oğlum” derdi hep. İyi bir aileydik biz. On senedir de annemle ben kalmıştık sadece. Annem, evinde babamın hatırasıyla yaşarken; ben İstanbul’un tam ortasında var olma savaşındaydım. Annemin tek dileği benim evlenip ona torun vermemdi. İlk onu tanıştırmıştım annemle. Kuzgun saçlımla annemin elini öpmeye gitmiştik bir bayram sabahı. Gözlerinde eskiden kalma gülümsemeyle karşılamıştı bizi. Bundan altı ay önce ayrılık haberini verdiğimde, sesinde kaybettiği torununun üzüntüsü vardı sadece. Geçen haftasonunu onun yanında geçirmiştim. Dizlerine yattım. Elleri, tıpkı çocukluğumdaki gibi saçlarımın arasında dolaştı. Hissetti yüreğimdeki fırtınaları. Konuşmadı. Sadece kollarının arasına aldı beni. Gene hissettim o an. Yaşamdı, beni çağıran. Annem, gözleriyle yolcu ederken beni, “güle güle, annem” dedim içimden.
Bir kez daha doktorun karşısına geçmek için bekliyordum şimdi. Doktor, aynı ılık sesiyle bana tedavi sürecini anlattı. Aslında tedavi değildi. Sadece kaçınılmazı ertelemekti yapılacak olan. Başıma geleceklerden bahsetti birer birer. Hastaneye yatmam gerekiyordu en çabuk zamanda. “Çabuk mu?”, dedim kendi kendime. “Ne için çabuk?”. Bana işlerimi toparlamam için bir kaç gün verdi. Odasından çıkarken aklımda sadece onun ılık sesi kalmıştı. Ölümün yumuşak sesi...
Eve geldim. Hala kokusu çıkmamıştı evden. Yüreğim gibi evim de boştu. Yoktu. Radyoyu açtım. “Sanma ki senin için yaptıklarımın hesabı sorulacaktır senden. Beni benimle bırak giderken...”. Oysa o, beni de götürmüştü giderken. Kuzguni siyah saçlarının arasında, teninin beyazlığında, sinirlendiği zaman tırnaklarını yemesinde, tavla oynarken mızıkçılık yapmasında, ama en çok da gözlerinde götürmüştü beni. Aramak istedim. Yalvarmak, anlatmak, ağlamak istedim ona. Yapamadım. Haksızlıktı bu. Bilerek gitmesine izin vermiştim. Suçumu bile bile gitmesine sesimi çıkarmamıştım. Şimdi hakkım var mıydı onu da bu kadere ortak etmeye? Biliyordum. Anlatsam, gelirdi. Yüreğiyle gelirdi. Yapamadım.
Acıkmıştım. Kendime atıştırmalık bir şeyler hazırladım. Televizyonun karşısında yerken, aklıma amerikan filmlerindeki sahneler geldi. Öleceğini bilen kahraman, hayatının son zamanlarını geçmişteki hatalarını düzeltmek, af dilemekle geçiriyordu. Ve en sonunda herkes tarafından affedilmiş olarak ölüyordu. Ben de aynısını yapsa mıydım acaba? Bencilliğin şekil değiştirmiş hali değil miydi, bu? Yaşam, önüme binlerce fırsat sunmuşken aklıma gelmeyen hatalarım, vicdanımda kaçtığım insanlar şimdi mi değerli olmuşlardı? Ben, bir seçim yapmıştım. O hataları yapmayı seçmiştim. O insanları üzmeyi seçmiştim. Yaşamın tam ortasındayken, onlardan vazgeçmişken, şimdi ölüyorum diye onlara sığınacaktım. Peki ya onların bunca zamandır kırılan benliklerine ne olacaktı? Affedilince, onların kırgınlıklarının hesabını da vermiş mi olacaktım? Hayır. Benim ölmem ne kadar haksızlıksa, onlara da bunu yapmak o kadar haksızlıktı. Vazgeçtim.
Doktorun söyledikleri aklıma geldi; bedenimde oluşacak değişiklikler... Son kez bakmak istedim bildiğim, tanıdığım bana. Yatak odasına gittim. Üzerimdekileri çıkardım teker teker. Sadece boxer ile aynanın karşısına geçtim. Sağ dizimin hemen üzerindeki yara izini gördüm ilk olarak. On yaşında bisikletten düşünce olmuştu. Sol göğsümün üzerindeki beni gördüm. Saçlarımdaki gri telleri. Yüzümün hatlarını, parmaklarımın yuvarlaklığını inceledim uzun uzun. Vedalaştım kendimle. Bu halde, içeri geçtim. Televizyonu kapadım. Bedenime iyi bakamamıştım belki; ama ruhuma neyin iyi geldiğini biliyordum. Radyoyu açtım tekrar. Karlı Kayın Ormanı çalıyordu. “Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü”. Doğruydu. Yaşamın öbür yüzüydü sadece. Yazı tura gibi. Siyah beyaz gibi. Yin yang gibi. Hangisinin daha iyi olduğunu kim biliyordu ki...
İçebiliyorken puromu yaktım. Yanında da bir kadeh viski. Bol buzlu. Derin derin içime çektim purodan bir nefes. Sakin bir geceydi. Benim gibi ay da yarımdı o gece. Yıldızlar eşlik ediyorlardı. “ Belki de,” dedim kendi kendime. “Belki de orada olurum ben de”. Koltuğa oturdum. Gözüme sehpadaki kadın dergisi takıldı. Ondan kalmıştı. Ne de severdi bu dergilerdeki testleri yapmayı. Sevgilinizi ne kadar tanıyorsunuz, kişiliğinize göre giyiniyor musunuz, sevgiliniz sizi aldatıyor mu... Evet, aldatmıştım onu. Hem de anlamsızca. Sırf korkumdan. Onu sevmekten, kendimden çok onu sevmekten korkmuştum. Derginin sayfalarını karıştırırken, gene onu bulmuştum işte. Diğer koltuğun üzerine fırlattım dergiyi. Onsuzdum. Gidiyordum. Onu yanıma alamazdım artık. Çok geçti bunun için.
Çalan telefonun sesiyle irkildim. İş yerinden aranıyordum. Herkesin evinde olması gereken bir saatte arayan her kimse, bunu seçmemişti. Acıyla kıvrıldı dudaklarım. Yarın belki de bunun için pişman olacaktı. Öncelikler... Hırsın yerini sevgi, işin yerini aile almalıydı. Ben becerememiştim. Sanırım arayan da, yapamamıştı bunu. Telefonu açtım. Çok büyük sorunu olduğundan bahsetmeye başladı. Öfkelenmiştim. Ben ölürken, arkamda cevapsız sorular, yarım kalmışlıklar bırakırken, o anlamını yitiren bir şeylerden bahsediyordu. Çaresizliğimi hissettim tekrar. Bir kaç gün öncesine kadar aynı anlamsızlığın içinde ben de kayboluyordum. Hayata karşı biriken tüm öfkemle konuşmasını kesip, tersledim onu. Cevabını beklemeden telefonu kapamıştım yüzüne. Hayat, bu olamazdı. Böyle olmamalıydı. Kalan her ne ise, yaşamsa yaşam, zamansa zaman böyle geçmemeliydi. Yüzleşmeliydim artık. Vakit gelmişti. Telefonu tekrar elime aldım. Uzunca bir süre çaldıktan sonra açtı telefonu. Gözlerimi kapadım. “Merhaba anne” dedim. Aynı anda Şebnem Ferah, Hoşçakal’ı söylüyordu radyoda.
Mart’11
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder